Bu formu göndermeden önce Gizlilik Politikası'nı okuduğunuzu ve kişisel verilerinizin sizinle iletişim kurulması için kullanılmasını kabul ediyor musunuz?

     

    Kabul ediyorum

     

    Randevu Alın

    Formu doldurarak randevu talebi yapabilirsiniz. Sizleri en kısa sürede arayarak, randevu tarihinizi teyit ediyor olacağız.

    Dilerseniz randevu almak için bizi arayabilirsiniz:
    (0312) 447 12 03
    (0532) 557 12 03

    Dilerseniz randevu almak için e-posta gönderebilirsiniz:
    gurdil@gmail.com

    Toksik İlişkiler

    5 ay ago · · 0 comments

    Toksik İlişkiler

    Kelime anlamı olarak toksik, zehirli demektir. O halde toksik ilişki de kişiyi zehirleyen ilişki anlamına gelir. Nasıl ki toksik madde bedene girdiğinde hücrelere ve dokulara zarar verir, toksik ilişki de kişinin zihinsel, duygusal ve bedensel sağlığı üzerinde bozucu ve yıkıcı etkiler gösterebilir.

    Kişinin ego bütünlüğünü neyin zehirlediğini fark etmek pek kolay olmayabilir. Bu bazen bireyin kendisi hakkındaki bir bilgi, bir yargı, kronik olarak hissettiği olumsuz bir duygu, psikolojik veya fiziksel şiddet, saygısızlık, ağır bir yoksun bırakma hali vb. olabilir. Örneğin toksik bir ilişki içerisindeki bir birey, partnerinden içten içe sürekli şu şekilde mesajlar alıyor olabilir: İlgiye ve sevgiye değer değilsin, hak etmiyorsun, sinir bozucusun, istenmiyorsun, hatalısın, beceriksizsin, suçlusun, bu halinle yeterli değilsin… Devamlı bu tür mesajlara maruz kalan ve aksi yöndeki mesajları hiç duymayan birey giderek bunların doğruluğuna inanır ve öz güvenini yitirir.

    Toksik ilişki bazen de sürekli bir saygısızlık ve sınır ihlali ile kendini gösterebilir. Birey devamlı utandırıldığını, aşağılandığını veya yok sayıldığını hissediyor olabilir. Hakkında sürekli olumsuz yorumlar ve hor gören ifadelerle duygusal sınırları ihlal ediliyor olabileceği gibi, fiziksel şiddetle de bedensel sınırları ihlal ediliyor olabilir. Daha da kötüsü bireyin bu tür saygısızlık ve sınır ihlallerini engellemeye yönelik çabalarının sonuçsuz kalması ve giderek bu tür davranışları kabullenmesidir. Artık utanç içinde boyun eğmiş ve hatta bu davranışları hak ettiğine inanmaya başlamıştır. Yani zehir etkisini göstermiş, birey gerçekte olmadığı birine dönüşmeye başlamıştır.

    Toksik ilişkiler olumlu hislerin yoksunluğu yoluyla da deneyimlenebilir. Örneğin birey sürekli sevgisizlik ve ilgisizlikten yakınıyor ama bu yakınmaları sonuçsuz kalıyor olabilir. Partneri sevgisini geri çekerek onu cezalandırıyor, arada sırada gösterdiği ilgi ile üzerinde tahakküm kuruyor, bu sevgi ve ilgiyi bir lütufmuş gibi sunarak ya da terk etmekle tehdit ederek onu manipüle ediyor olabilir.

    Toksik bir ilişkide kişi zamanla öz değerini ve potansiyellerini unutmuş, çökkün ve mutsuz biri haline gelebilir. Kendine empoze edilenlerin doğruluğuna inanıp artık pek çok konuda kaygılı, mahcup, ürkek bir ruh haliyle adım atamaz ve kendini ifade edemez duruma gelebilir. Üstelik böyle olduğu için de yine kendini suçlar, değişemediği için çaresizliğe kapılır.

    Görüldüğü gibi, nasıl ki toksik maddeler insanı fiziksel olarak hasta eder, toksik ilişkilerde de kişiye iyi gelmeyen, uymayan, zarar veren girdiler onu psikolojik anlamda zehirler ve hasta eder. Peki, durum böyleyse kişi neden toksik bir ilişkiyi sürdürür? Bunun nedeni kişiden kişiye değişmekle birlikte, bu konuda ortak birtakım temalardan bahsedilebilir.

    İlişkilerinde gördükleri zararlardan yakınan bireylere partnerlerinde sevdikleri şeylerin neler olduğunu sorduğumuzda genellikle şu gibi cevaplar alırız: Aslında iyi biri. Benimle ilgileniyor. Bana gösterdiği ilgiyi seviyorum. İyi olduğumuz zamanlar keyifli vakit geçiriyoruz… Bunlar aslında bir ilişkinin zaten olmazsa olmazları arasındadır. Yani elbette partnerimiz iyi biri olacak ve bizimle ilgilenecek, yoksa ilişki olmazdı. Ama bazı kişiler bunu bir lütufmuş gibi yorumlayabilir. Veya ilişkiyi keyifli zaman geçirmekten ibaret görebilir. Bazı insanlar ilgi ve özen görmemeye o kadar alışmışlardır ki zaten hak ettikleri ilgiyi görmeleri partnerlerini sevip onlara bağlanmaları için yeterli olur. Oysa sevgi sadece bundan ibaret bir şey değildir; partnerini koruma, gözetme, mutlu etme çabalarını ve onun iyiliğini düşünmeyi de içeren bir kavramdır.

    Toksik davranışların sevgi ifadesi olarak algılanması da mümkündür. Örneğin kişi kendini aşırı kıskanan ve kısıtlayan partnerinin bu hallerini sevgi olarak yorumlayabilir. “Başka hiçbir şeyle ilgilenmeyeyim, hep onunla ilgileneyim ister. Beni hep korur, benim için endişelenir, hiçbir yere göndermez. Kıskandığına göre beni seviyor. Kimseye güvenmez, kimseyle görüşmemi istemez. Benim için en iyisini ister, o yüzden hep beni düzeltir, bana iyisini, doğrusunu öğretir…” Bunlar sağlıklı bir sevgi ilişkisinde sık duyulacak ifadeler değildir. Sağlıklı bir ilişkide taraflar birbirine güvenir, kişisel tercihlerine saygı duyar ve istekleri konusunda birbirlerini desteklerler. Yani sevmek kısıtlamayı değil, gelişip serpilmek için alan açabilmeyi, güvenmeyi, bireysel ihtiyaçları destekleyebilmeyi, onun adına mutlu olmayı, başarılarından gururlanmayı da içeren bir kavramdır.

    Bazı kişiler küçüklükten itibaren kendilerine yönelik toksik davranışlara alışmış olabilirler. Dünyaya hiçbir şey bilmez halde gelen bebek, her konuda olduğu gibi, kendiyle ilgili bilgileri de çevresindekilerin kendisine davranış biçimlerinden edinir. İhtiyaçlarına duyarlılık gösterilmeyen, devamlı eleştirilen, utandırılan, isteklerine ve heyecanlarına alan açılmayan, fiziksel ve psikolojik sınırlarına saygı duyulmayan, onay, ilgi, sevgi, şefkat görmeyen çocuklar büyüdükçe bu yaşantıları normalleştirebilir. Dolayısıyla, ileride de kendine saygısız, incitici veya ihmalkâr davranılmasını olağan karşılayabilir ve bunlara uygun sınırları koymayabilir. Kendini suçlu, yetersiz, değersiz görerek; ilgiyi ve özeni hak etmediğini düşünerek, hatta nadiren elde edebildiği bir ödülmüşçesine ilgi ve onayın peşinden koşması gerektiğine inanarak büyüyen bir çocuk ileride de benzer duygular yaşayacağı ilişkilere meyleder. Çünkü öyle hissetmeyi biliyordur, öyle ilişkiler tanıdıktır ve tanıdık olan seçilir.

    Toksik ilişkileri devam ettiren nedenlerden biri de kişinin o ilişkiye bir yönüyle ihtiyaç duymasıdır. Örneğin maddi, toplumsal ya da sosyal gerekçelerle zarar gördüğü bir ilişkiden çıkamayan birçok insan vardır. Günümüzde parası, sosyal gücü, gidecek bir yeri ya da koruyan ve destekleyen bir çevresi olmadığı için şiddete maruz kalmaya devam edenlerin, hatta yaşamını yitirenlerin haberlerini ne yazık ki hemen her gün duymaktayız. Dolayısıyla, çocuklarından ayrı kalmayı, mahalle baskısını, ölüm tehdidini, toplumsal dışlanmayı, açlık ve yoksulluğu göze alamayan birine, neden bu toksik ilişkide kalmayı sürdürdüğünü sormak çok da yerinde olmaz. Bireye yardımcı olmaya çalışırken onun içinde bulunduğu koşulları ve temel ihtiyaçlarını da dikkate alan bir yaklaşım geliştirilmesi önemlidir.

    Bazen de birey yaşayacağı boşluğu göze alamadığı için o ilişkiyi bitirmiyor olabilir. En kötü ilişki bile ona ilişkisizlikten iyi gelebilir. Yalnız kalmaktan korkuyor ya da karşısındakinin düzeleceğini umuyor olabilir. Ya da kişi o ilişkide kalarak sağladığı maddi, sosyal veya çevresel imkân ve ayrıcalıklardan mahrum kalmayı istemiyor olabilir. Sonuç olarak kişi her ne kadar kısıtlanıyor, ihmal veya istismar ediliyor olsa da tutunduğu o tek dalı bırakmak istemiyor olabilir.

    Sağlıklı bir yaşam için toksik maddelerin vücuttan atılması gerekir. Benzer şekilde ilişkilerin toksik etkilerinin de dışa atılması gerekir. Ama görüldüğü gibi bu pek de kolay olmayabilir. Kendisine ve ilişkilere dair zararlı inançları bünyeden atmak, yıllar boyunca yerleşip güçlenmiş bilgileri silip yeniden yazmak demektir. Dolayısıyla sosyal medyada gibi platformlarda toksik ilişkilerden kurtulma yönündeki mesajların çok da kolay uygulanamayacağını bilmek gerekir.

    Bazı durumlarda ilişkinin bitirilmesi tek seçenek olmayabilir. Bazen ortada yabana atılamayacak bir sevgi ve bağlılık söz konusudur. Bu gibi durumlarda ilişkinin sağlıklı bir dengeye gelmesi için çaba gösterilebilir. Unutulmamalıdır ki toksik olan kişi değil, onun davranışlarıdır. Bu nedenle toksik olduğu düşünülen partnerin davranışlarının altında yatan gerekçeleri anlamak ve daha işlevsel temas yollarını geliştirmek de bireylere yardımcı olabilir.

    Bazen de birey ilişkiyi bitirmek istiyor ama bir türlü yapamıyor olabilir. Bu gibi durumlarda ilişkiyi bitirme yönündeki tavsiyeler çok da işlevsel olmaz. Yardım etmek için öncelikle onun koşullarını iyi bilip anlamak gerekir. Bireyin geçmişten bugüne getirdiği inançları iyice anlamadan ve bunları sorgulamadan yol almak pek mümkün olmaz. Birey kendisinin değersiz, kötü, başarısız olduğuna ya da ilişkilerde saygısızlığın, şiddetin, kısıtlamaların, kıskançlığın normal olduğuna dair inançların aslında kendine uymayan, kendini zehirleyen bilgiler olduğunu fark etmediği sürece bunları içinden atamaz. Bu nedenle işlevsel bir terapi sürecinde bireyin kendisine ve ilişkilere dair doğru bildiklerinin sorgulanması, yanlışlara karşı çıkılması ve kendi doğrularını geliştirmesi desteklenmelidir. Ayrıca bireyin bugünkü koşullar için de desteklenmesi ve güçlendirilmesi gerekir. Ayrılığın duygusal, sosyal ve fiziksel sonuçlarını göze alabilmek için bireyin nelere ihtiyaç duyduğu iyi anlaşılmalı ve bunları karşılama yolları bulunmalıdır. Ancak bu sayede birey bildiği güvenli sulardan çıkmaya hazır ve gönüllü hale gelebilir.

    İstemek Neden Zor?

    5 ay ago · · 0 comments

    İstemek Neden Zor?

    Kimilerimiz için çevremizdeki insanlardan istekte bulunmak pek de kolay değildir. Gerek fiziksel gerekse duygusal ihtiyaçlarımızı başkalarına ifade etmekte zorlanabiliriz. Örneğin iş yükümüz fazla olduğunda, tek başımıza her işe yetişemediğimizde, yorgun veya hasta olduğumuzda birinden yardım istemek hiç kolay olmayabilir. Kendimizi üzgün, sıkkın ya da yalnız hissettiğimizde; eğlenmeye, paylaşmaya veya ilgi görmeye ihtiyaç duyduğumuzda bunu dile getirmeyi yanlış bulabiliriz. Birine akıl danışmayı, üzüntümüzü paylaşmayı, dertleşmek istemeyi zor bulabiliriz. Kısacası her türlü istek ve ihtiyacımızı dile getirmek zaman zaman hepimiz için bir sorun olabilir.

    Peki ama istemek neden bu kadar zor? Aslında, birinden herhangi bir şey istemek aynı zamanda bizim o şey konudaki eksikliğimizi kabul ve itiraf etmemiz anlamına da gelmektedir. Yani, elimizdeki paketleri taşımak için yardım isterken aynı zamanda, “benim kol gücüm yetersiz kaldı” demiş oluyoruz. Birinden borç isterken, “ben parasız kaldım” demiş oluyoruz. Benzer şekilde, birinden işlere yardım etmesini, bir konuda bize yol göstermesini veya bizimle ilgilenmesini istediğimizde o konudaki eksikliğimizi kabul etmiş oluyoruz. Yani her türlü istek bir yönüyle yoksunluğunu yaşadığımız şey konusunda karşımızdakine ihtiyaç duymak anlamına gelir ki bu da az ya da çok mahcubiyet uyandırır. “İsteyen” kişi kendisini, “istenen kişinin” lütfuna teslim etmiş, ve dolayısıyla statü olarak onun altında kalmış, “muhtaç” duruma düşmüş gibi hissedebilir. Ya da bazen isteklerimizle karşımızdakine yük olacağımızı düşünerek mahcubiyet duyabiliriz. Kendi istek ve ihtiyaçlarımız yüzünden başkalarına istemedikleri halde külfet olma durumu hoşumuza gitmeyebilir. Bu gibi hisler çok arttığında başkalarından kolay kolay bir şey isteyemez ve hatta onları düşünmekten, “hayır” bile diyemez hale gelebiliriz.

    Kimseden yardım istemeyip her işini kendi görmek insanda çoğu zaman bir yeterlilik ve güçlülük algısı yaratır. Kişi kimseye ihtiyacı olmadığını düşündükçe kendini daha başarılı, yeterli, tamama ermiş ve güçlü biri olarak görüp gururlanır. Her işini kendi yaptıkça ve kimseden bir talepte bulunmadıkça aynı zamanda birilerine yük olmaktan kaynaklanacağını düşündüğü kınanma ve yargılanma risklerinden de uzak durmuş olur. Bunların hepsi insanların kendilerini utanmaktan koruma yolları olarak görülebilir. Ancak kendimizi bu utançtan koruyacağız derken tüm hayat yükü altında yalnız başımıza yorulup ezilebilir; eksiklerimizi karşılayamadan çaresizlik ve mahrumiyet içinde bekleyebilir; “güçlü” ama mutsuz, tükenmiş, öfkeli ve tahammülsüz biri haline gelebiliriz.

    Geçmişinde istekleri nedeniyle çokça utanç yaşamış kişiler için bu durum daha da belirgindir. Bazı ebeveynler çocuklarının isteklerini görmezden gelir, yok sayarlar. İstekleri sürekli reddedilen, geçiştirilen çocuklar bir süre sonra, “zaten istesem de olmaz ki” diye bir sonuca varabilirler. Bazı ebeveynler de istekleri yargılar, yanlış bulurlar. Pek çok ebeveyn bunu istemeden, iyi niyetle yapar. Örneğin abur cubur yemek isteyen çocuğuna, “öyle saçma şeyler istenmez” diyebilir. Burada elbette amacı çocuğu korumaktır ama çocuğa giden mesaj, “senin isteklerin saçma, istemen yanlış” şeklindedir. Bu gibi durumlar çok sık yaşandığında, bir süre sonra çocuk isteme eyleminin yanlış olduğunu öğrenecek, çevresindekilerin onayını kaybetmemek için de bu yanlış eylemden vazgeçecektir. Oysa istemek yanlış değildir, sorun istenen şeyin sağlıksız olmasıdır ve çocuğa verilmesi gereken esas mesaj da budur.

    Bazı ebeveynler de çocukların taleplerini karşılama konusunda sorumluluk almak istemeyebilir ya da çaresiz kalabilirler. Bu gibi durumlarda çoğu zaman kendilerine bakmaktansa istekte bulunan çocuğa öfkelenmek daha kolay gelebilir. “Beni masrafa sokuyorsun”, “beni ne kadar yoruyorsun”, “bak o çocuğa, hiç böyle şeyler isteyip anne-babasını üzüyor mu” gibi ifadeler böylesi durumlarda söylenenlere örnek olabilir. Hatta bazı durumlarda bu tür tepkiler fiziksel veya duygusal şiddet boyutuna bile varabilir. Bu durumda çocuk istemeyi cezayla sonuçlanan bir şey olarak kodlar.

    Bazen de çocuğun isteği yapılır ama yakınarak, şikâyet ederek, söylene söylene yapılır. Yapıldıktan sonra da çocuğun gözüne sokulur, karşılık beklenir. “Ben senin için nelere katlanıyorum,” manasındaki bu yaklaşımlar çocuğa isteklerinden dolayı suçluluk duymasını öğretir.  Bu gibi durumlar sıkça yaşandığında, çocuğun aslında doğal olan ihtiyaçları başkaları için “külfet” anlamını kazanır; bunları ifade etmek de başkalarını zor duruma düşüren utanılacak bir davranış haline gelir. Ama aslında isteğin kendisinde sıkıntı yoktur. Çocuğun isteklerini olgunlukla yönetmek; gerekeni yapmak için sorumluluk alıp çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak ya da gerektiğinde çocuğu utandırmadan o isteklere “hayır” demek yetişkinin sorumluluğundadır.

    Bazen çocuğu büyüten ebeveynler için de istemenin zor olduğunu görürüz. Kendileri de başkalarından talepte bulunamaz, tercihlerini dile getirip istemedikleri şeylere “hayır” diyemez, “ayıp olmasın” diye çocuklarının da isteklerini susturma yoluna gidebilirler. Sonuç olarak diğerlerinden bir şey istemenin kötü ve ayıp bir şey olduğu konusunda çocuklarına model olmuş olurlar.

    Yani görüldüğü gibi, mesele isteme eylemin kendisiyle ilgili değil, bireyi büyütenlerin bu istekleri nasıl ele aldıklarıyla ilgilidir. Terapi süreçlerinde de esasen bu ayrım vurgulanır. “İstemek” konusunda bizim gerçek fikirlerimiz neler? Birinden soyut ya da somut herhangi bir şey istemek gerçekten ayıp veya küçük görülecek bir şey mi, yoksa bu aslında bize empoze edilmiş olan bir bilgi mi? İstekte bulunduğumuz kişiye yük mü oluyoruz, yoksa istekleri yük olarak görmek aslında bizi yetiştirenlerin bir özelliği mi? Geçmişte ailemizi kızdırmamak için isteklerimizi ifade etmemeyi uygun görmüş olabiliriz ama şimdi de herkes onlar gibi mi? Artık çevremizdekiler ve koşullar değişmiş olabilir mi? Uygun zamanlarda, uygun kişilere, uygun biçimlerde taleplerimizi iletmenin yolları olamaz mı? Bunların hepsi terapi sürecinde cevap aranacak sorular olabilir. Böylece, yaşamın tüm zorluklarıyla tek başımıza mücadele etmek, kendimizi yalnız ve tükenmiş hissetmek durumunda kalmayız. Birbirimizi destekleyerek mutlu olabildiğimiz ve mutlu edebildiğimiz yakın ilişkilerin getirdiği yaşam doyumu da bu yolla mümkün hale gelebilir.

    Sanki Şurama Bir Şey Oturuyor

    5 ay ago · · 0 comments

    Sanki Şurama Bir Şey Oturuyor

    İnsanların kendileriyle ilgili memnuniyetsizlikleri çoğu zaman iç sıkıntısı, bunalma hali veya nefes daralması gibi durumlarla kendini gösterebilir. Kişinin, mevcut halini beğenmediğinde, kendini katı bir biçimde eleştirdiğinde, “daha iyi” olması gerektiğini ve bu amaçla vakit kaybetmeden bir şeyler yapması gerektiğini düşündüğünde hem duygusal hem de fiziksel anlamda bir gerilim yaşaması olağandır. Ancak, bazen bu gerilim o kadar artar ki kişi kendini, “sanki bir el boğazımı sıkıyor,” diyecek kadar zor bir durumda bulabilir. Kendilerini acımasızca yargılayan kişilerin bu halleri yetersizlik, başarısızlık, aşağılık hisleri ve kendini suçlama gibi eğilimlerle kendini gösterebilir.

    Böylesi durumları bireyler bazen, “ben kendimi hiç sevmiyorum,” şeklinde tarif ederler. Aslında burada asıl mesele, bireyin “kendini” değil, o anki var oluş biçimini, davranışlarını, yaptıklarını ya da yapmadıklarını sevmemesi, beğenmemesidir. Bu da büyük ihtimalle, o yaşayış ya da davranış biçiminin, bireyi yetiştiren kişiler tarafından kabul görmemiş olmasından; katı bir şekilde eleştirilip yargılanmış, yasaklanmış, hoş görülmemiş olmasından kaynaklanmaktadır.

    Yüksek beklentili ve yargılayıcı ebeveynler tarafından yetiştirilmiş; yeterince iyi olmadığında hoş görülüp desteklenmemiş, her hatası mesele edilmiş, her yaptığına bir kulp takılmış, ne yaparsa yapsın “bir türlü yaranamamış” bireyler ileride kendilerine karşı da benzer tutumlar geliştirirler. Örneğin, bir işte hedefledikleri başarıyı gösteremediklerinde, ilişkileri istediği gibi gitmediğinde, şöyle bir durup dinlendiklerinde veya boşa zaman geçirdiklerinde ya da başlanacak işleri ertelediklerinde sanki çok büyük bir suç işliyormuş gibi hissedebilirler. Bu gibi hallerle barışık olabilmek, bireyin “yeterince iyi” olmadığında da sarılıp sarmalanmış olmasıyla, kabul ve değer görüp sevildiğini hissetmesiyle mümkün olur. Böylesi anlayışlı ve hoşgörülü temaslar olamadığında bireyin kendiyle barışık olması, olduğu halinden memnun olması da pek mümkün olamaz.

    Büyürken kendiyle ilgili olumsuz inançlar geliştirmiş olan bireyler sıkılıkla, “suçluyum”, “tembelim”, “sorumsuzum”, “benin yüzünden” gibi ifadelerle kendilerine yüklenip huzursuzluk yaşayabilirler. Ya da istedikleri bir işin peşine düşmeye heveslendiklerinde, “benim ne haddime, otur oturduğun yerde”, “hakkım yok”, “elime yüzüme bulaştırıp başıma iş açarım”, “zaten istesem de olmaz ki” diyerek kendilerini durdurabilirler. Bu ifadeler çoğunlukla bireyin büyürken duyduğu ifadelerdir. Büyüdüğü ortamdaki eleştirel sesleri şimdi kendi içinden duyar, o yargılayıcı bakışları üstünde hisseder. Özellikle şimdiki çevresi de destekleyici, hoşgörülü ve şefkatli değilse, birey hem bu yaşadıklarını ifade edip içini döküp rahatlayamaz hem de kendini baskı altında hissedip suçlamaya devam edebilir. Yaşamak istediklerini yaşayamamanın üzüntü ve kederi ya da suçlu olmaya, cezalandırılmaya yönelik kaygılar giderek büyüyerek kişinin üzerinde çok büyük bir baskı oluşturabilir. Bu durum çok sık ve yoğun yaşandığında depresyon veya kaygı bozukluklarına yol açacak boyutlara gelebilir.

    Eğer bireyin yakınları ona, “sorun değil, her zaman mükemmel olmak zorunda değilsin” şeklinde yaklaşıyorsa; işler yolunda gitmediğinde, “olabilir, senin suçun değil, kendine yüklenme” diyerek şefkat gösterebiliyorsa, bir hata yaptığında ya da başarısız olduğunda, “tamam, hepimiz yanlışa düşebiliriz, bundan sonra dikkat edersin” diyerek anlayış gösterebiliyorsa, hayal kırıklığı yaşadığında veya öfkeli olduğunda onu ayıplamak yerine dinleyip eşlik edebiliyorsa birey kendi içinde de daha huzurlu ve dingin olabilir. Kendinin beğenmediği o halinin aslında şefkatle kabul görmesi, kendini yiyip bitirmeyi bırakabilmesine yardımcı olabilir.

    Bu durum, yapılan yanlışların onaylanması anlamına gelmemelidir. Kişinin kendinde memnun olmadığı konular hakkında gerilim yaşaması ve gelişmeyi istemesi elbette sağlıklı bir şeydir. Ancak hiç kimse suçlanma, utandırılma, cezalandırılma tehdidi altında sağlıklı bir şekilde büyüyüp gelişemez. Dolayısıyla “bağcıyı dövmek” işe yaramaz. Kişi ancak suçlayıcı olmayan bir atmosfer içinde kendini savunma gereksinimini bir kenara bırakarak beğenmediği hallerine bakabilir, kendini anlayabilir ve kendisi için yeni sorumluluklar alabilir.

    Bazen böyle bir çevre ne yazık ki yoktur. Kişi yalnızlığı içinde giderek daha da çökkün hale gelebilir. Bazen de kişinin çevresinde yakınları vardır ama onlar da yeteri kadar anlayışlı veya hoşgörülü olmayabilirler. Onun kendiyle ilgili olumsuz inançlarını pekiştirecek şekilde katı, talepkâr, yargılayıcı veya ilgisiz davranıyor olabilirler. Bazı durumlarda da bireyin yakınları gayet destekleyici, şefkatli, hoşgörülü ve anlayışlı olduğu halde bu pek işe yaramaz; çünkü birey ne duyarsa duysun kendiyle ilgili olumsuz inançlardan başkasına inanmaz. Küçükken hiç duymadıklarını artık duyduğunda inandırıcı gelmez.

    Sağlıklı bir terapist-danışan ilişkisinde tüm bunlar beraberce ele alınabilir. Danışan, iç sıkıntısının aslında ne anlama geldiğini terapistiyle birlikte keşfedebilir. Kendinden beklentilerini, bunları beklerken kendi canını nasıl yaktığını ve bunu yapmayı kimlerden öğrendiğini fark edebilir. İsteklerine yönelirken; fikirlerini, duygularını ve taleplerini dile getirirken kendini nasıl durdurduğunu ve bunu hangi kaygılarla yaptığını görebilir. Nihayetinde kişi kendi doğrularını belirlemiş ve kendi hedeflerini koymuş bir halde geleceğe yönelebilir; bu doğrultuda yaşadığı kaygıları da işlevsel bir enerji kaynağı olarak kullanabilir.

    Ne arıyorum bu internette?

    5 ay ago · · 0 comments

    Ne arıyorum bu internette?

    Günümüzde ekran bağımlılığından yakınan birçok kişi, aslında bu şikayetin altında farklı ihtiyaçların yattığının farkında olmayabilir. Sağlıksız olduğunu bildiği halde telefonu bir türlü elinden bırakamayıp saatler geçirmek, sıkıldığı halde videoları kaydırıp durmaya devam etmek veya çok saçma, çirkin ya da anlamsız bulduğu halde içerikleri izlemekten bir türlü çıkamamak, son zamanlarda birçok kişinin yakındığı durumlar arasındadır. Öyle ki, sosyal medyada geçirilen zamanlar kişiyi uykusuz bırakacak ve gün içindeki performansını düşürecek düzeylere gelebilir. İş ya da okul görevlerinin yerine getirilmesinde, dikkati sürdürmede, işleri zamanında yetiştirmede, hatta araç gereç kullanımında bile zararlı etkileri görülebilir. Aşırı ekran düşkünlüğü bazen de bireyin yakınlarına gereken ilgi ve dikkati verememesine, çevresinde süregiden ilişkilerden kopuk bir şekilde sanal bir yaşama dalıp gitmesine, bu nedenle çevresindekilerin kendilerini ihmal edilmiş ve değersiz hissetmelerine yol açarak kişilerarası ilişkilerde de bozucu etkiler yapabilir. Tüm bu olumsuz etkilerine rağmen dijital dünyada geçirilen sürenin uzayıp gitmesi, aslında bireyin farkında olmadığı bazı ihtiyaçlarını karşılama çabasından kaynaklanıyor olabilir.

    Olumsuz Duygularla Başa Çıkma

    6 yıl ago · · 2 comments

    Olumsuz Duygularla Başa Çıkma

    İnsan davranışlarının anlaşılmasında kilit role sahip olan duyguların bazıları doğuştan getirilirken bazıları da büyüme ve sosyalleşme süreci içerisinde yaşanarak öğrenilir. Olumlu ya da olumsuz olsun, tüm duygularımız bize içinde bulunduğumuz durumla ve o anki varoluşumuzla ilgili önemli bilgiler sağlar. Bunları görmezden gelmek yaşamsal açıdan çok önemli bilgilerden yoksun kalmamıza neden olur. Özellikle olumsuz duygularımızı kurtulmamız veya bastırmamız gereken kötü yaşantılar olarak algılarız. Fakat bunlar aslında bizi zararlı durumlardan koruyan, eksik kalan ihtiyaçlarımızı haber veren ve daha iyi olmamız için bizi harekete geçiren yaşantılardır. Olumsuz duyguları bir anlamda, “Bir terslik var ve bunu düzeltirsen mutlu olacaksın.” mesajı şeklinde yorumlamak mümkündür.

    İstiyorum Ama Yapamıyorum

    6 yıl ago · · 2 comments

    İstiyorum Ama Yapamıyorum

    Her insan, sahip olduğu ihtiyaçlarını fark edebilme ve içinde bulunduğu durumun elverdiği ölçüde, bu ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılama kapasitesiyle dünyaya gelir. Bireyin büyüyüp gelişmesi, söz konusu kapasiteni kullanması sayesinde gerçekleşir. Ancak, bazı durumlarda birey kendi iyiliğine hizmet edecek yeniliklere karşı direnç gösterebilir. Bireyin duyguları, düşünceleri, farkında olmadığı tarafları veya farkında olup da kabullenemediği özellikleri bu direncin oluşmasına neden olabilir. Böyle bir durumda birey, kendi yararına olacak davranışları yapmayı reddetme ya da kendine zarar veren davranışları yapmaya devam etme eğilimi gösterir. Örneğin, ders çalışıp sınavlarını geçmesi gerektiğini bildiği halde çalışmayı ertelemeye devam edebilir veya aşırı kontrolün ilişkilerine zarar verdiğini bildiği halde etrafındakilere sürekli müdahale edip onları baskı altına almayı sürdürebilir.

    İçimde Çatışan İki Ses

    6 yıl ago · · 3 comments

    İçimde Çatışan İki Ses

    İnsanlar bilinen tüm kişilik özelliklerini bünyelerinde taşıma potansiyeliyle dünyaya gelirler. Ancak zamanla aile, öğretmen, arkadaş gibi toplumsal çevrelerin onayladığı bazı özellikleri ön plana çıkartırken, kabul görmeyen özellikleri sahiplenmemeyi öğrenirler. Başka bir deyişle, birey kendine yakıştırmadığı, olumsuz, zararlı veya tehlikeli bulduğu bazı özellikleri kendine yabancılaştırabilir ve bunları fark etmeme, inkâr etme veya başkalarına yansıtma yoluna gidebilir. Bu durum kişilik özelliklerinin kutuplaşması olarak bilinir.

    Bağlanma Kaygısı

    6 yıl ago · · 1 comment

    Bağlanma Kaygısı

    Günümüzde birçok kişi başarılı romantik ilişkiler kuramamaktan yakınmaktadır. Bu kişilerin bir kısmı yakın ilişkilere girebildikleri halde, farkında olarak ya da olmayarak bu ilişkilerini sabote etmekte ve kendilerini güçlü bağlardan uzak tutmaktadırlar. Genel olarak bakıldığında bu kişilerin bağlanmakta ilgili birtakım kaygıları olduğu söylenebilir.

    Beden Doğruyu Söyler

    8 yıl ago · · 0 comments

    Beden Doğruyu Söyler

    Bireyin çevresiyle temas kurabileceği yollardan belki de en güçlüsü beden dilidir. Bireyin bedeni, duyguları ve düşünceleri arasında bir bütünlüğün, yani uyumun sağlanamaması çeşitli psikolojik veya fiziksel sıkıntılara neden olur. Eğer bedenimizden gelen uyarıları dikkate alabilirsek gerçek ihtiyaçlarımızı fark edebilir ve içinde bulunduğumuz çevresel koşullara uygun bir şekilde bunları karşılamanın yollarını arayabiliriz. Bu süreçte, sözel olmayan davranışların birey için kendine özgü anlamlar taşıdığı, bu nedenle de beden diliyle ilgili peşin yargılarda bulunmamak gerektiği akılda tutulmalıdır.

    Bu bedensel tepkiler bilinçli olarak tasarlanmaksızın ortaya çıkar ve genellikle de danışanın içsel yaşantılarını yansıtır. Bireyin aslında ne hissettiği, konuşurken kendiliğinden ortaya çıkan bedensel tepkiler yoluyla ifade bulur ve bu durum bireyin kontrolü dışında gerçekleşir. Bedensel tepkiler gerçek yaşantıları ve sahip çıkılmayan duyguları yansıtır. Bu tepkilerin anlaşılması, danışanın aslında neye ihtiyacı olduğunun da anlaşılmasını kolaylaştırır. Başka bir deyişle, bedensel yaşantıların araştırılması yoluyla danışanın esas sorunlarının, duygularının ve ihtiyaçlarının anlaşılması sağlanabilir.

    Beden duruşu, hareketleri ve işlevleri kadar bedensel rahatsızlıklar da terapi sürecinde çalışılabilecek alanlar arasındadır. Bireye sıkıntı veren bedensel belirtiler belli bir ihtiyacın karşılanmadığına işaret ediyor olabilir. Ağrı veya bulantı gibi çeşitli bedensel belirtiler, fark edilmeyen bir duruma dikkat çekmenin yolları olarak görülebilir. Ayrıca, tedavisi mümkün olmayan hastalıklar, organ kayıpları veya bedensel işlev kayıpları gibi durumların danışan tarafından kabul edilmesini sağlamak amacıyla da terapide beden çalışmaları yapılabilir.

    Sonuç olarak terapide, bedenden gelen mesajların dikkatle ele alınması yolu ile kişiliğin farkında olunmayan özelliklerini ve karşılanamadan kalmış olan ihtiyaçlarını keşfetmek mümkün olabilir. Bu süreç içerisinde danışanın bedensel yaşantılarını bütünüyle fark etmesine ve bunların anlamlarını keşfetmesine yardımcı olacak yollar izlenir. Bu sayede bedensel yaşantıların ifade ettiği içsel çatışmaların çözüme kavuşturulması ve böylece danışanın beden, duygu ve düşünce bütünlüğünün yeniden sağlanması amaçlanır. Sonuçta danışan, çevresiyle daha esnek temaslar kurabilir ve ihtiyaçlarını uygun şekilde karşılayabileceği değişik seçenekleri araştırma olanağı elde ederek kendini gerçekleştirme yolunda ilerleyebilir.

    Farkındalığa Giden Yol: Rüyalarımız

    10 yıl ago · · 5 comments

    Farkındalığa Giden Yol: Rüyalarımız

    Araştırmalara göre, normal bir insan gece boyunca ortalama 4-5 rüya görür. Gün boyunca yaşananlar gece rüyalarda yerli yerine oturtulduğu için rüya görmek fiziksel sağlık açısından olduğu kadar, psikolojik sağlık açısından da büyük önem taşır. Uyanık haldeyken farkında olmadığımız konuları ve gerçekte neler düşünüp hissettiklerimizi bize gösteren rüyalarımız, yaşamımızdaki aksaklıkları görüp düzeltmemiz açısından bize yol gösterir.